Sustum…
Bir daha konuşmamak üzere…
Daha evvelden bakılmaya kıyılmayan gözlere…
Balıkçıların her seherde yakamozları gözlediği denizlere…
and içip sukûta ve ahd edip sözlere…
İncire, zeytine ve Tur-i Sîna’ya…
Bir şehidin ardından ağlayan anaya…
Çaresizlik içinde kıvranılarak edilen duaya…
Bir muştu niyetine yarılan güneşe ve aya…
Sukûtun kâr olduğu Sıdret’ül Münteha’ya…
Kasem edip yaratılan zamana…
Dağların yürütüldüğü an’a…
Diyetimi ödeyip elif ve be’ye…
Kapanıp seccadeye ve dönüp yüzümü Kabe’ye…
Rahmetine sarıldım Elif diye…
Ağladıkça sustum, sustukça ağladım…

Ağladım…
Kara gözümde yaşları kurutmamak üzere…
Sühanı la’l olmuş dillere…
Adem’i Havva’dan ayıran dağlara…
Meryem’in topuğunu vurduğu toprağa…
Öksüz ve yetim çocukların bahtına…
Gazabı va’dettiğin ahdine…
Affı yaratan ve affeden kadrine…
Yaralanmış aşıkların sadrına…
Düşmüşüm bir Zümrüd ü Ankâ’nın ardına…
Yemin edip damarımdaki kana…
Ve kutsal deyip başıma sürdüğüm “nân”a…
Bütün umudumla sarılıp o esrarlı “kün fe yekûn”a…
Açıp ellerimi Rahman’a…
Bel bağladım imana…
Ta ki beni atmasın yabana…
Yabana ne verirse versin, cemalin versin ya bana…
Yoksa bu acı onulmaz ana…
Ya bu ruhum cehennemde cayır cayır yana…
Ya benim gönlüm sade ve sadece ondan yana…
Sustukça ağladım, ağladıkça sustum…

Reklamlar