İnsanın özü insan, doğumu beşer, tekâmülü hoşgörü, sonu aczini idraktir.” (Cemalnur Sargut)
Biz insanı en güzel surette yarattık.” (Tin, Ayet 4)

Dünyaya gelişinden itibaren her beşer, gerçek insan yani Âdem olmak yolunda mücadele verir. Allah’ın her yarattığı insanda isim ve sıfatları, yani hakkı vardır.
İnsan kendi özü ile karşılaşma yolunda Allah’ın hakkını Allah’a teslim etme mücadelesini verir.İnsan özü ile ayakta. Özüne yerleştiren isim ve sıfatlarla varlığını bilme ve insan “olma” çabasında.

Bu da içinde yeşerttiklerinin hayatına nasıl aksettiğiyle ilintili. İnsan bahşedilen hadsiz hayat sahiplerinin arasında yaşadığı zahiri âlemin dışında bir de sınırları olmayan düşünce gücüyle hayal âlemi sunulmuş hizmetine… Hayal edebilmek… O sonsuz âlemde yer almak ve yolculuğa çıkabilmek… Biz seküler rasyonalitenin kurbanları, çok fazla hayal edemiyoruz. Nasıl hafıza depomuzu boşaltıp kendimizi birkaç yüz kelimeye mahkûm ediyorsak, onun gibi, hayal etme gücümüzü de bilinmeyen kuytularda kaybediyoruz. Modernite çok şeyi değiştirmiş, bu arada hayal duygumuzu da alıp götürmüştü. “Melâli tanımayan nesle aşina değiliz” diyordu, Ahmet Haşim, ama biz “hayal”i hayatlarımızın en ücra köşesine sıkıştırıp hoyrat bir elin hayallerimize kadar uzanmasına, onu bizden koparıp almasına, araçsal rasyonaliteye mahkûm edilmiş mekanik varlıklara dönüştürmesine izin verdik. Hayal etmek bugünü yaşarken zamanın sonsuzluğuna kanat açmak demekti oysa…

Bizi gün içinde değil zaman içinde yaşamaya davet edenlere ulaşmak, o zamanı şimdiden yaşamak ancak hayalle mümkün kılınabilinirdi belki de. Ve kâinat sarayının aziz bir misafiri olarak yaratılışımızla ve onun yöneldiği amaçla buluşturabilir. Bu nedenle, ‘insanın âlemde hayal ettiği müddetçe yaşadığını’ söyleyen Yahya Kemal, hiç de haksız sayılmaz. İnsanı zamanın ötesine götürebilen hayal dünyası, maalesef toplum bünyesinin karakterinin silikleşmeye başlayarak biçimsizleştiğini göz önüne alınca başıboş bırakılan bir gayeye bağlanmayıp ferdi ve toplumu haz-acı sarmalı içerisine almıştır… Bu da kişiyi benmerkezciliğe götürmektedir. Hâlbuki dünyaya gelişinden itibaren her beşer, gerçek insan yani Âdem olmak yolunda mücadele verir. Allah’ın her yarattığı insanda isim ve sıfatları, yani hakkı vardır. İnsan kendi özü ile karşılaşma yolunda Allah’ın hakkını Allah’a teslim etme mücadelesini verir. Yani insan denen varlık yaratıcı kudretin özünü taşıma şerefine sahiptir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72) buyurulur ayette. Ama insan, kendinde taşıdığı bu emanetten haberdar ise insan olur. Dolayısıyla insanın hayallerini amele dönüştürmesi kaçınılmaz olacağından hayırla tezyin etmesi gerekir.

“Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür” der, Said Nursî. İnsana verilmiş ‘iç duygular’ın en önemlilerinden biri olan hayal duygusunu anlamak ve onu insanın manevî yükselişine basamak yapmak, güzel görme ve güzel düşünme eylemleriyle yakından ilişkili. Bunun için hayal duygumuzu süfliyattan sakınarak maaliyata sevk edip ‘fâsık’ olmaktan korumakla yükümlüyüz. “Bize verilen hayal duygusu, insanın şahısları, olayları ve kavramları algılama sürecinde kalp ile akıl arasındaki yolculukta en önemli uğraklardan biridir. Yine Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, kalpten çıplak olarak çıkan mânâlar, ‘giyinmek’ için hayal isimli dokumacıya uğrarlar. Kavramlar deposu olan hafızadan suretler (görüntüler) deposu olan hayale giden yol ya da algılamamızın tahayyül/tasavvur ve tefekkür boyutları İslâm felsefe geleneğinde farklı yorumlara konu olmakla birlikte, şeylerin zihinde cisimlenen suretleri mütehayyilemiz tarafından belirlenir. Burada mânâlar yalnızca ‘giydirilmez;’ aynı zamanda hayal bu mânâlara ‘takar, bulaştırır ya da perde eder.’”

Bu bakımdan, hayal etmek, ‘boş bir oyun, süs ya da fantezi’ olarak görülemeyecek kadar da hakikatdar bir duygudur. İnsanı, onu kayıtlayan maddî duvarlardan soyutlayarak zamanın kanatlarını açarak yolculuğa çıkarır muhayyilemiz. Onunla çocukluğumuza yolculuk yaptığımız gibi, kâinatın başlangıcına da uzanabilir ya da kıyamet ve ahirete de yönelebiliriz. Arap yarımadasına uzanıp o en büyük insanı (asm), insanlara yaratılış gerçeğini hatırlatırken de ‘görebiliriz. Bize ‘meccanen’ verilen hayal duygusuyla bedavaya getirebileceğimiz nice yolculuklarımız var bizim.

Nihayet-i kelâma yaklaşırken hayallerimizin ‘güzelliği’ nispetinde pekişen ve gürbüzleşen akletme duygumuz ve buna hayat veren kalbimiz, aslında bizi bir üst hayat mertebesine taşıyan kanatlarımızdır. Ebedî’nin sadık dostu’ olanlar için hayal, ebediyete uzanan bir köprüdür. Hakikatdar hayallere aşina olanlara, içimizdeki hayallere anlam kazandırmamız gerekir.

“Güzelin (Allah’ın) âyinesi güzeldir. Güzelin mehasinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o Güzel’den ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir.”1 Güzele ayine olmak dileğiyle…

Dipnotlar
1-Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, s.216, 217.

Hilal Çorbacıoğlu

Reklamlar