DUAYA DAİR Allah’a yaklaşmak için bir vasıta olan dua, ibadetlerin özü olarak kabul edilir dinimizce. Dua etmekle aslında halimizi bildirirken alçakgönüllülükle Rabbimiz’e kulluğumuzu göstermiş oluyoruz. Duamızla Rabbimiz’in katındaki değerimizin artacağı ve O’na yalvara yakara, içten bir halde dua etmemiz buyrulmaktadır yüce kitabımızda. Mümin suresinde “…Bana dua edin, duanıza cevap vereyim” (Mümin, 60) diyen Rabbimiz Enbiya suresinde de her zaman ümit ve korku halinde dua etmemizi istemiştir: “…Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.” (Enbiya, 90) Peygamber Efendimiz de (s.a.v) yaptığımız duaların kabul olması için güzel ahlak sahibi olmamız gerektiğini şu sözleriyle haber vermiştir: “İyiliği emretmez, kötülükten sakındırmazsınız. Sonra da dua edersiniz. Duanız nasıl kabul ola?”

EVLADIMIZ AYNAMIZDIR İstanbul eski Çarşamba müftüsü olan Sofuzade Seyyid Hasan Hulusi Efendi, Mecma’ul Adab adlı kitabında anne ve babaların evlatlarına karşı izlemeleri gereken tutumları şu şekilde anlatır: “Anne babalar evlatlarına karşı sert sözler söylemekten ve kötü davranmaktan sakınmalılar. Evlatlarına altından kalkamayacakları işleri zorla yaptırmaya çalışmak güzel bir yol değildir. Salih kişilerden biri; ‘Otuz senedir, evladıma yapması için bir şey söylemedim. Olur ki yapamaz ya da yapmak istemez de isyan eder. Babası olarak bana asi geldiği için de Rabbim’in azabına uğrayabilir. Böyle bir duruma sebep olmaktan korkarım’ demiştir. Evlada muhabbet etmek; cehenneme perde olurken, onlara ikram etmek ve birlikte yemek yemek; sırat’tan kolaylıkla geçmeye ve cehennemden kurtulmaya sebeptir. Kainatın Efendisi (s.a.v) de; ‘Evladınızı sevip öpünüz. Zira, her öpmeniz için size cennette bir ihsan olunur’ müjdesini vermiştir. Evladı bir meslek sahibi etmek, ona daima hayır duada bulunmak anne babanın görevidir. Kısaca anne babanın iyi halleri evlatlarına aittir. Onlar ne kadar hayra çalışırlarsa evlatları da o kadar hayırlı olur.”

AH İSTANBUL, VAH İSTANBUL… Üstad Necip Fazıl “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/ Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar; Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar/ Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…” dizleriyle İstanbul’a olan sevgisini, tutkusunu ifade etmiştir. Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri de Eyüp’de set kenarında oturduğu yerden İstanbul’a doğru bakarak bu güzide şehirle ilgili şunları söylemiştir: “Şu İstanbul ne garip belde!.. İnsan, mümin olmak için de, kafir olmak için de burada her vasıtayı, her imkanı bulabilir…” ( O ve Ben; N. F. Kısakürek) HAKİKATTE

“GENÇ” OLANLAR Hz. Mevlana tertemiz bir yaşayışa sahip olan bir Hak dostunun halini Mesnevi’sinde şu hikaye ile anlatır: “Yaşlı adamın biri doktora gider ve hastalığı ile ilgili şikayetlerini tek tek saymaya başlar: ‘Hafızam yorgun, aklım yerinde değil. Gözlerim de kararıyor.’ Doktor bu şikayetlerin ihtiyarlıktan olduğunu söyler. Yaşlı adam bu sefer sırtının çok ağrıdığını, midesinin de yediklerini hazmetmediğini söyler. Doktor bu şikayetlere de ihtiyarlığın sebep olduğunu söyler. Adam bu sefer nefes alırken de sıkıntı çektiğini, nefes darlığı olduğunu söyleyince, doktor yine hastalığını ihtiyarlığa bağlayarak; ‘İhti¬yarlayınca insanda iki yüz türlü dert başlar’ der. Yaşlı adam kızarak ‘Bre adam, Allah her derdin bir dermanı vardır derken neden papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun, sende ne akıl var ne de bilgi, nereden gelip sana çattım!’ diye bağırır. Doktor gülerek ‘Ey yaşı altmış, işi bitmiş dostum bu kızgınlık, bu hiddet de ihtiyarlıktandır’ cevabını verir.” Bu hikayenin devamında Hz. Mevlana şöyle der: “Yaşlanınca insan vücudunun bütün parçaları zayıflar, yıpranır, sabır da azalır. Yaşlı kimse iki çift söze bile tahammül edemez, bağırıp çağırır. Bazen bir yudum suyu bile sindiremez, kusuverir. Ancak Hak sarhoşu olan ihtiyar bu hallerden uzaktır. O tertemiz bir yaşayışa sahiptir. Zahiren ihtiyardır ama hakikatte çocuktur… Nebi ve veliler böyledir; görünüşte zayıf nahif de olsalar ruhen ve manen güçlüdürler.”

Reklamlar